Gastroseksüeller…
Gusto Dergisi – Sayı 89 – Eylül 2008 – Mehmet Yalçın
25-50 yaşlarında, beyaz yakalı, iyi eğitimli, mükemmel İngilizceli “western oriented” bir kitle… Yemek ve içmek, en büyük hobileri. Kurslara gidiyor, dünyayı damaklarıyla geziyor, kitaplar deviriyorlar. Kim mi onlar? Gastroseksüeller…
Onları çok iyi tanıyorsunuz. Akşamları çok kişi iş çıkışı evine giderken, onlar yemek ya da şarap kurslarına yollanırlar. Pazar sabahları gazetelerde ilk okuduktan sayfalar, eklerdeki gastronomi yazılarıdır. Dergilerdeki restoran tanıtımlarını satır aralarına kadar takip ederler. İnterneti de bol kullanırlar, mail gruplarına üyedirler. En iyi suşi nerede yenir? Balzamik sirkenin sanayi ürünü ile artizanal olanı nasıl ayırt edilir? Organik portakal suyu hangi dükkânda bulunur? Onlara sorabilirsiniz ve çoğu kez aldığınız cevap da isabetlidir.
Ofiste Pazartesi sabahları çoğu kişi hafta sonundaki maçın dedikodusunu ya da tatilde kaldıkları butik otelin manzarasını konuşurken, onlar birbirlerine Pazar kahvaltısında pişirdikleri frenk soğanlı omletin tarifini verirler. “Makarnanın haşlama suyuna bir tatlı kaşığı zeytinyağı koymalı mı, koymamalı mı?” en popüler tartışma konularından biridir.
Yaşları 25’lerden 50’lere kadar uzanan bir yelpazededir. Mutlaka “beyaz yakalı”dırlar. İngilizceleri çok iyidir, Digitürk’te seyrettikleri yemek programlarından dolayı İtalyanca ve Fransızca kelime hazneleri de epey genişlemiştir. Alay konusu olmayacaklarını bilseler, kız çocuklarının adını “Alice” koymayı bile düşünebilirler!
Sık seyahat eder, gittikleri kentin restoranlarını önceden araştırıp çoğu kez rezervasyonlarını da yaptırırlar. Seyahatlerde ünlü bir dondurmacının önündeki kuyrukta dakikalarca beklemeleri ya da yöresel bir yemeği yerinde tadabilmek için yüz kilometre yol yapabilmeleri, sıradan olaylardandır. Döndüklerinde o yemeği “harika bir deneyimdi” diye anlatırlar. Valizlerini ise ünlü butiklerin elbiseleri değil, egzotik soslar ve yemek kitapları doldurur…
Ama itiraf etmek gerekirse, Hakkasan’da 100 liraya satılan köpekbalığı yüzgeci çorbasını içmek, onlara üzerine bol kırmızı biberli tereyağı gezdirilmiş Uşak tarhanasını yudumlamaktan daha cazip gelir. Çünkü o çorba “sexy”dir, onu içmek “cool” bir davranıştır… Zira yine İngilizce söylemek gerekirse, “western oriented” kişilerdir. Reklamcılar ise onlara A+ kodunu verirler. Bifteğe “steyk” demelerini yadırgamamak gerekir.
Onları seviyorum, önemsiyorum… Biz Gusto’cuların yapmaya çalıştıklarının, onların meraklarıyla, özlemleriyle atbaşı gittiğini görüyorum. Onlara tek itirazım, İngilizce öğretmenlerinin “Önce İngilizce düşün!” dedikleri gibi, Türkiye’ye bazen bir yabancı turist gözüyle bakmaları. Ülkelerinin birçok güzelliğini “primitif” bularak ilgilenmezken, yabancı tadlara fazlaca hayran olmaları. Yerli yemek literatürünü araştırma zahmetine bile girmeden, bu kültürü yabancı dilde kitaplardan almaya çalışmaları. Eti terbiye etmeyi öğrenmektense, hemen “marine” etmeye kalkışmaları…
Bu mesafe ortadan kalkar, bu kitle kendi ülkesinin sunduklarıyla batıdan öğrendikleri arasında bir senteze yaklaşabilirse, olağanüstü lezzet potansiyeline sahip Türkiye’nin gerçek bir “gurme cenneti” haline gelebileceğini umuyorum.
Onlar, tek kelimeyle ifade etmek gerekirse kimler mi? Bu deyim hiç kullanıldı mı bilemiyorum ama, bence bu kitleye tıpkı metroseksüeller ya da son moda teknoseksüeller gibi, “gastroseksüeller” diyebiliriz…

Siz de fikrinizi belirtin