SAYI 83 KAPAK SON

Düşmanlık içkiye mi, hayal gücüne mi?

Gusto Dergisi – Sayı 83 –  Mart 2008 – Mehmet Yalçın

Ressam Bedri Baykam, “Yaşasın alkol, aşk, sanat, erotizm, özgürlük!.. İçki savunulmadan özgürlükler savunulamaz” diyor. Gerçekten de içki pek çok özgürlüğün yol açıcısı. En çok da, hayaller kurmanın ve onların coşkusuyla eserler yaratmanın…

Yakacık sırtlarındaki odun sobasıyla ısınan evin dar bir odası. Küçük bir masada köhne bir daktilo. Altınbaş rakısı şişesi içinde ılınmış, köpüğü gitmiş bira, bir tabak da pötibör bisküvi. Fonda da eski bir pikaptaki kara plaktan çalınan Vivaldi nin “Dört Mevsim” konçertosu…

Attila ağabey, bisküvinin yarışını kırıp ağzına attıktan ve birasından da bir yudum aldıktan sonra, beyaz kaytan bıyıklarını sıvazlıyor ve masada duran kâğıt tomarını eline alıyor: “Romanı yarıladım!”

Bundan tam 22 yıl önceki sahne, bugün bile gözümün önünde… Türkiye’nin görüp gördüğü en donanımlı aydınlardan biri olan baba dostum Attila Tokatlı’nın vefatından bir yıl önce, 1987’de çıkan romanı Devrimcinin Ölümü ile ilgili tek tanıtım yazısını o yıllarda çalıştığım Nokta dergisinde ben yazmıştım. İşe bakın ki, yıllar sonra zamanında değeri bilinmemiş, hoyratça ilgisizliğe terkedilmiş bu sıradışı romanı hatırlatmak yine bana düştü. Bu sayımızın 66. sayfasındaki “Bir Lokma Edebiyat” dizisinde, bu ay romandan lezzetin ve rafinmanın satırlarından taştığı pasajlar yayınladık.

Türklerin kolay kolay yurtdışına bile çıkamadığı 60’lı yıllarda Paris’in tozunu dumana atan Attila ağabey, hayatın en üst düzey zevklerini de tattığı gibi yoksunluğun diplerini de görmüştü. Ve son eserindeki gümüş takımlı, ıstakozla, volovanlı, Gewürztraminer’li aristokrat sofraları kâğıda dökerken de bayat bisküvi ve ılık birayla nefsini körletiyordu… Yazı ve hayat, o satarlar yazıldığında birbirlerinden olabilecek en uzak yerlerdeydiler. Ama o hayattan, o yazı da çıkıyordu işte.

Milliyet’teki sütunumda hükümetin içki yasakçısı sinsi uygulamalarını eleştiren ard arda üç yazı yazınca, ressam Bedri Baykam da duygularımı paylaşmış ve bana bir mektup yollamış. Mektubuna tam da bir sanatçıdan beklenecek coşkuyla “Yeni Laik Dalgaya Değişim Paketi: Yaşasın Alkol, Aşk, Sanat, Erotizm, Özgürlük!” başlığını atmış Bedri. Ve şunları yazmış:

“Fransa gibi bir özgür ülkeyle, bir ‘yobaz yaşam’ ülkesini birbirinden ayıran ölçüler nedir? Kimya fabrikaları mı? Askeri uçaklar mı? Tekstilde kullanılan kumaşlar mı? Cerrahların kalitesi mi? Yoksa özgürce yaratılan eserler, iddialı defileler, erotik fotoğraflar ve mağazalar, gece kulüpleri, nefis şaraplar, ışık saçan sinemalar, dev kitapçılarda bulunan on binlerce özgür yayın mı? Sorunun yanıtını iyi bilen şeriatçılar, hep bu çağdaş, özgürlükçü yaşama saldırırlar: Her yerde bu keyif rüzgârları hedef olur: Alkol satan barlar, büfeler, çıplaklık içeren sanat eserleri, dekolte kadın kıyafetleri…”

Bu satırları okurken, içki ve onun fonunda yer aldığı modern hayata düşmanlık güden gericilerin, gerçekte içkiden çok, yaşama sevincinin ve onun önünü açan hayal gücünün düşmanı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bir kadeh içki, dünyamızın insanı ezen katı gerçeklerine karşı, insana ait bir özel, kutsal adacığın sembolü sanki.

İnsan o bir kadeh içkiyle hayaller kuruyor, özlemler duyuyor, benliğinin baskısını kırıp içindeki gizli cevherleri ortaya çıkarıyor. Otoritelerin, buyurganların, kural koyucuların ve yasakçıların cenderesinden kısa bir süreliğine de olsa uzaklaşıyor. Ilınmış biraya ancak gücü yeten dardaki bir yazar, kristal kadehlerde Grand Marnier’li satırlara yelken açabiliyor onunla. İçki, kimi zaman özgür düşüncelerin yeşereceği toprağı suluyor, kimi zaman da aşkın fantezilerinin kapılarını aralıyor. Memleket içkili sofralarda kurtarılıyor, en keskin muhalif fikirler bile içki masalarında mayalanıyor.

“Muhafazakâr”ların içkiye düşmanlığı boşuna değil…