Kimliğimiz belirsiz!
Gusto Dergisi – Sayı 63 – Temmuz 2006 – Mehmet Yalçın
Muhteşem bir coğrafyada, muazzam bir tarih mirasının üzerinde, birbirinden zengin uygarlıkların mirasçısıyız. Ama şaraplarımızın ne isimlerinde, ne etiketlerinde, ne de şişelerinde bu kimliğimizden eser yok… Türk şarabı, artık kimliğini ortaya koymalı.
Bugünlerde Antalya’da bir şeyler oluyor. Temelleri 35 yıl önce, o zamanlar küçücük bir sahil köyü olan Side’de atılan Barut oteller zincirinin en son ve en iddialı halkası olan Lara Resort & Spa’da, zincirin sahiplerinden Haydar ve Ahmet Barut’un öncülüğünde, her şey dahil kitle turizminde, hele de Antalya da pek rastlanmayan yenilikler yapılıyor. İstanbul’un en iddialı restoranlarını aratmayan şatobriyanlar, morel mantarlı dana madalyonları, bıldırcın ızgaralar fiyata dahil olarak servis ediliyor, yanlarında da bedelsiz verilen sofra şaraplarının yanında, çok küçük bir ek bedelle Türk ve dünya şaraplarının zengin çeşitleri sunuluyor. Tesisin içinde şık bir de gastronomi butiği var. Burada da sızma zeytinyağları başta olmak üzere Türk lezzet ürünleri ile yine Türk ve Dünya şarapları satılıyor.
Haydar Barut, bu hizmetlerin gördüğü ilgiden hoşnut. Ama bir de üzüntüsü var: “Sevinerek görüyoruz ki, Alman, Rus ve İngiliz ağırlıklı müşterilerimiz ağırlıkta yerli şaraplardan ısmarlıyorlar. Türk şaraplarının en iyilerini, uygun fiyatlara tatmaktan çok mutlular. Giderken de beğendikleri şaraplardan satın alıp götürmek istiyorlar. Ama şişeleri ellerine alınca bocalıyor, ‘Daha ilginç, daha Türkiye’ye özgü bir şeyler yok mu?’ diye soruyorlar… Şaraplarımız maalesef bu ülkeyi, bu toprakları ve kültürü simgelemekten yoksunlar…”
Barut’tan bunları dinlerken, düşünmeden edemedim. Hakikaten de, yurtdışına bir yabancı dostuma şarap götürürken hangisini seçerdim? Zor bir soru… Nitekim son seyahatimde, Hollanda’ya şarap değil, Selçuklu motiflerinin şişesine zarafetle adapte edildiği şık kutulu bir Sarı Zeybek rakısı götürmüştüm!
Evet, şaraplarımızın çoğu hiç de fena değiller ama Türk şarabı olduklarına dair hiç bir emareye de sahip değiller. Oysa Alman şarapları, gotik yazı karakterleri ve ince-uzun şişeleriyle uzaktan bile tanınıyor. Fransız şarabı, ülkesinin ince kültürünü, zarafetini yansıtıyor, klasik zevke ağırlık veriyor. Şişenin üzerindeki desen ve yazı karakterleriyle kendini hemen ortaya koyuyor. İtalyan şarapları, tıpkı İtalyanlar gibi, delişmen, gürültücü, şovmen… Abartılı şişeler, fiyakalı etiketler göz alıyor. İspanyol şaraplarında toprağa ağır basan bu ulusun karakteri, şişeden başlayıp, etiketle devam edilen bir çizgide hissediliyor.
Ya Türk şarapları? Kavaklıdere’nin bazı özel şaraplarındaki küçücük Hitit güneşi dışında, hangi etiketimiz bu ülkeye ait bir sembolü yansıtıyor? Hangi şarabımızın ismi, ilk duyana Türkiye’ye ait bir şarap olduğunu hissettiriyor? Hani üstünde oturduğumuz Likya, Hitit, Urartu gibi uygarlıklara göndermeler? Hani Ege, Doğu, Trakya gibi bölgelerimizin, bu çarpıcı coğrafyaların izleri? Kızılırmak kıyısındaki bağların şarabının bu ismi taşıması, bir merdivenaltı imalatçıya mı kalmalıydı? Havalimanlarında “Hediyelik Türk şarabı” olarak sadece Turasan’ın sıradan peri bacası biçimli “kitsch” şişesi mi bulunmalıydı? Güney Afrikalı, iki okyanusa kıyısı olan bağlardan “Two Oceans” şarabını yapıyor, peki biz niye Boğaz Köprüsü simgeli bir “Avrasya” (ya da “İki kıta”) şarabı üretmiyoruz?
Öte yandan Arjantin şaraplarını daha elinize aldığınızda, And dağlarının vahşi doruklarından esen rüzgârlar, sanki elinizi okşuyor. Şili şarapları, parlak renklerin kullanıldığı canlı etiketleriyle, Latin sıcakkanlılığını yansıtıyor. Macar şaraplarının yarım litrelik hafif arkaik şişelerinde, neşeli Macar köylüleri gülümsüyor adeta.
Türk şarapları, şimdiye dek sadece yerli üreticinin karşısına zorlama ve özenti bir “Avrupai” kılıkta çıkmayı, yabancı şarap gibi görünmeyi hedef aldılar. Ama artık bu çocukluk dönemi geçilmeli. Şaraplarımızın kimlikleri belirginleşmeli, onlar Türkiye’nin birer elçisi olmalı.
Hem içerde, hem de dışarıda…

Siz de fikrinizi belirtin