GUSTO-21

“Hissettiğimi hissediyorum!”

Gusto Dergisi – Sayı 21 – Ocak 2003 – Mehmet Yalçın

Bazı okurlar şarap tadımlarında “abarttığımızı”, bir şarapta onlarca koku ve tat bularak hayatı zorlaştırdığımızı ileri sürüyorlar. Hayır sevgili okur, asla abartı yok… Mesele nüansları algılayabilmekte.

“Küçük dağ çileği turtası”.

Yazının başlığı, ardından gelecek satırların lezzeti konusunda ipucu veriyor. Haylidir unuttuğumuz, nedense yerine “tart” gibi kaba bir kelimeyi tercih etmeye başladığımız “turta”nın naifliğiyle, küçük dağ çileğinin yabansı şirinliği, insanı tahrik etmeye yetiyor. Ve tıpkı turta gibi küçücük yazı:

“İnce, ipince, sert ama kopasıya ince bir yufka dilimi üzerinde mor kırmızı, ‘bordo’, ufarak ‘konik’ çilekler. Üzerlerine belli belirsiz şeker pudrası serpiştirilmiş. Yaban çileği sosu döşenmiş etrafına. Tabaktan hafif, ağır kokusu geliyor önce. Hafif, ağır bir ekşimsilik bırakıyor damakta. Bittiğinde, burnumun iyice dibinde, soluğuma yerleşmiş kokuyu hissediyorum – hissettiğimi hissediyorum.”

Verimli aydınlarımızdan Enis Batur’un “İki deniz arası siyah topraklar-Bordeaux seyahatnâmesi” kitabından aldığım bu küçük yazıcık ve sonundaki o nefis iki kelime, aslında iki yıla yakın bir süredir bu derginin sayfalarında yazılan binlerce satırın arkasındaki felsefeyi ne kadar güzel özetliyor! Hissettiğini hissetmek…

İnsanın midesine binlerce “şeyi” jet hızıyla tıkıştıran fast food endüstrisi, tıpkı gözlerimizin önünden binlerce öyküyü, skandalı, trajediyi ya da güzelliği jet hızıyla geçirip bizi onlara duyarsızlaştıran, yabancılaştıran medya gibi, hissetme kanallarımızı körleştiriyor. İngiltere’de bazı duyarlı aydınların Mc Donalds’ı “insan varlığını sıradanlaştırıyor” diye mahkemeye vermeleri, Amerikan popüler kültürünün istilâsına direnen Fransa’nın, okullarına tad dersleri koyması boşuna değil!

Zaman zaman bazı Gusto okurları, özellikle de şarap tadımlarında abartılar içinde olduğumuzu, bir şarapta onlarca koku ve tat bularak hayatı zorlaştırdığımızı, uzmanlığı ortalama meraklıları ürkütecek şekilde ortaya koyduğumuzu ileri sürüyor, bizi eleştiriyorlar.

Hayır sevgili okur, asla abartı yok. Mesele, o nüansları algılayabilmekte, algı kanallarını ona açık tutabilmekte, ona “kulak vermekte”. Tadımcı, şarabı, konyağı sizden uzaklaştırmıyor, sizi ona ulaştıracak kırmızı bir halı döşüyor aranıza. O halıyı adımlamak ya da yüz çevirip başka bir yoldan gitmek, sizin tercihinize bağlı.

Bir sanat dalı sayılabilecek gastronominin bu açıdan müzikten, edebiyattan, resimden çok da farkı yok. Eserler, daima anlaşılabilmek, dünyalarına girilebilmek, tadına varılabilmek için emek istiyor. Bu emeği vermeye açık olan kişi, hayatı ıskalamadan, ona sunulanların farkına vararak ve haklarını vererek daha dolu ve doyumlu bir ömür geçiriyor, verdiği emeğin ödülü de bu. Enis Batur’un deyimiyle “hissettiğini hissetmek”, duyarsızlık çağında en büyük ödül aslında… Ya da Şekspir’in kahramanı gibi söylersek, “hissetmek ya da hissetmemek, işte bütün mesele bu…”

Bizler mi? Bizler sadece kırmızı halıya döşeyenleriz. O eserlerden, sizlere…