KAP/1

Mürefte’den üzüntülerle…

Gusto Dergisi – Sayı 53 – Eylül 2005 – Mehmet Yalçın

Bağbozumu gezilerinin ana durakları Tekirdağ’daki şarap bölgeleri Şarköy ve Mürefte, bakımsız ve süflî vaziyette. Buralılar, şarapsever konuklarını daha özenli ağırlamalı.

Mürefte şarabıyla ilk tanışmam 80’lerin başında, Beyoğlu’ndaki Pano şaphanesinde olmuştu. Eski Pano, bugünkü gibi bir bistro değil, iyice düşmüş alkoliklerin haşlanmış patates ve yumurta eşliğinde “köpeköldüren” şarabı içtikleri berbat bir yerdi. Öğrenci harçlığımızla birer su bardağı beyaz Mutuk şarabını zorla içip, ters bakışlarıyla oranın bizim gibi tıfıllara uygun olmadığını hissettiren ayyaşların ortamından hemen kaçıvermiştik. Hamam suyu sıcaklığında gelen esmer renkli geçkin şarap hem midemizi ekşitmiş, hem de başımızı fena halde ağrıtmıştı.

Mürefte’yle yıllar sonra Doluca sayesinde barıştım. 90’larda şarapta kalite çizgisine yönelen Doluca’nın dev tesisi Mürefte girişindeydi ve buraya yaptığım gezilerde daha iyi bir şarap üretmeye dönük çabaları adım adım gördüm, heyecan ve sempati duydum.

Mürefte şarapçılığı ne yazık ki Doluca’yı izleyemedi. Bölgenin üzümleri vasattı, küçük üreticilerin bağ ve teknoloji yatırımı için sermayeleri yoktu, bölge şarabının pazarı da zaten ucuz şarap piyasasıydı. Ayrıca şaraba durduk yerde ilginin artması sayesinde hiç popo kımıldatmadan para kazanırken, yorulup üzülmeye ne gerek vardı?

Ama şarapseverler buraya naif duygularla sevgi gösterdiler. Doluca’nın yakınına, Şarköy’e Gülor gibi saygın bir şarap yapımevinin kurulması da bölgenin çizgisini biraz kımıldattı, İstanbul’a üç saat mesafedeki bu şarap bölgesine şarap meraklıları gidip gelerek sahip çıktılar. Bağbozumu gezileri ve turları da bunun üstüne ekmek kadayıfının kaymağı gibi geldi.

Gelin görün ki, ilgi her geçen gün arttığı halde ne Şarköy’de, ne Mürefte’de halkta ve yerel yöneticilerde bunu değerlendirmek gibi bir kımıltı var. Üç yıllık bir aradan sonra iki hafta önce gittiğim Şarköy ve Mürefte’de, ortalık toz ve pislik içindeydi. Şaraphanelerin tabelaları paslı, sevimsizdi. Yörenin iyi ürünlerinden zeytini şarapla evlendirebilecek şirin dükkânlar hâlâ açılmamıştı. Jandarma ruhsatları yok diye bir-iki düzgünü dışındaki içkili lokantaları kapatmış, kimsenin gıkı çıkmamıştı. Üstüne üstlük, balıkçı barınağı diye başlayıp yat limanına dönüşen inşaatın sırtlarında, İstanbul’un Park Otel faciası gibi dev bir şarap fabrikası yapımına ve enkaz halinde terk edilmesine göz yumulmuştu. Şu günlerde İstanbul’dan görgülü, doğa ve tarih seven, alım gücü de olan yüzlerce şarapsever bölgeye akın edecek, onları ağırlayacak bir tane bile şirin butik otel yok…

Her ne kadar AB’ye girmeye çalışsa da, çoğu bakımdan Ortadoğu ülkelerinden hallice bir ülkede yaşadığımızın farkındayız. İspanya’nın şarap cenneti Rioja’daki gibi kaldırımları kabartma üzüm desenli taşlarla kaplı bir şehir filan istemiyoruz. Tek istediğimiz, “velinimeti” olan şaraba sahip çıkan, yeni şaraphane açtığı halde 21. yüzyılda hâlâ okside şarap üretmeyen, gelenlerin göz zevkini ve konforunu bir nebze de olsa dikkate alan bir Şarköylülük, Müreftelilik bilincinin oluştuğunu görmek…

Acaba çok mu istiyoruz?