gusto-dergisi-sayi-86Türk şarabı dünyaya açılmalı mı?

Gusto Dergisi – Sayı 86 – Haziran 2008 – Mehmet Yalçın

Türk şarap üreticileri, ilk kez bir uluslararası fuarda ortaklaşa stand açtılar. Ama Gürcü şaraplarını andıran testi desenli ilkel bir logoyla ve “köklere dönüş” gibi içi boş bir sloganla… Türk şarabı dünyaya böyle tanıtılmamalı, “kutu” 5-10 yıl sonra, daha yüksek perdeden, daha iyi şaraplarla açılmalı…

20, 21 ve 22 Mayıs günü Londra’nın ExCel fuar merkezine giden şarap meraklıları ve profesyonelleri, Şarap ve Sert İçkiler Fuarı’nda o güne kadar pek rastlamadıkları bir standla karşılaştılar. Standın üzerinde, “Wines of Turkey-Discover the Roots” yazılıyordu.

Türkiye’nin bir düzineye yakın şarap üreticisi, şarap alıcılarını “köklerine dönmeye” davet ediyorlardı. Büyülübağ, Corvus, Doluca, Gülor, Kalvi (?), Kavaklıdere, Kayra, Kocabağ, Pamukkale ve Sevilen gibi firmalar, patron ya da yönetici düzeyinde temsil ediliyorlardı.

Yurt içinde neredeyse kanlı-bıçaklı bir rekabet içinde olan, bir otelin ya da restoranın ana şarap satışını ele geçirebilmek için ya da bir bağın üzümlerini diğer firmalara kaptırmadan alabilmek için olmadık mücadelelere giren bu firmaların, uygar bir ortamda, bir şemsiye altında yan yana yer almalarına sevinmemek ne mümkün…

Bu açıdan sevindirici ama bu çıkış bir sonuç doğurabilir, Türk şarapları için ticari bir başarı yaratabilir, imaj yükseltebilir mi? Ortada karakterleri berraklaşmış, belli bir kalite çizgisine oturmuş, alıcılar çıkarsa istiklarlı biçimde sevkıyatı yapılıp, devamı getirilebilecek “Türkiye Şarapları”’ var mı acaba? Bu soruya olumlu cevap veremiyorsak, dünyaya neyi pazarlayacağız? Mevcut Türk şarapları, dünyaya açılacak noktaya geldiler mi? Firmalarımız uluslararası ligde, o kurallarla bilek güreşine hazır mı?

Maalesef hayır… Her şeyden önce, uluslararası şarap dünyasında bağı belli olmayan, bir “teknik fiş”le bağ alanı, teruar özellikleri, omcaların dikim sıklığı, dönüm başına verim miktarı, hasat tarihi, varsa fiçı tretmanının detayları gibi özelikleri ortaya konamayan şaraplar, fabrikasyon kitle şaraplarıdır. Bunlar daima ucuza giderler, çok az kâr bırakırlar. Çünkü bir örnekte yakaladığınız kalitenin, gelecek yıl garantisi yoktur, kalite rastlantısaldır. Ülkemizde ise hiçbir şarabın deklare edilebilir bir künyesi dahi yok…

İkincisi, dünya Cabarnet’ye, Chardonnay’ye, Merlot’ya doymuş durumda. Üretim fazlası olan bu şaraplar, çok özel örnekler dışında sofra şarabı fiyatına satılıyor. Dünyanın asıl ihtiyaç duyduğu, özgün teruarların kendilerine özgü üzümlerden yapılan farklı lezzette şarapları. Öküzgözü’nün, Narince’nin, Kalecik Karası’nın büyük potansiyeli var. İyi ama Kalecik Karası’nın, Öküzgözü ya da Boğazkere’nin teruarından gelen kalitelisi ülke içindeki restoran ve otellere bile yetmezken, talebe yetişemezken, bunlar dışarı nasıl satılabilir? Kaldı ki bu üzümlerin şarapları bile daha oturmuş değil, firmalarımız Öküzgözü’nün peşinden Elazığ’a gitmek yerine üzümü Denizli’ye, Ürgüp’e, Trakya’ya taşımanın derdindeler. Kalecik Karası yozlaşmasının son aşamasında, yakında ikinci kez ölüm döşeğine düşecek gibi…

Türk şarapçılığı bu “anarşik” ve “kaotik” durumunu berraklaştırmadan, kendi içinde ayıklamalara gitmeden, elindeki bir avuç iyi şarabını da bir-iki atımlık olarak üç kuruşa yabancılara kaptırmayı başarı sayacaksa, diyecek sözümüz yok tabii…

İngilizler Öküzgözü içerken, Türkler de Şili Merlot’su içer o zaman…

Gürcü şaraplarını andıran testi desenli ilkel logolarla, “köklere dönüş” gibi heyecansız ve bayatlamış sloganlarla, elde avuçta bir-iki düzine birbirini tutmayan şarapla dünyaya açılacaksak, hiç açılmayalım.

10 yıl sonra gümbür gümbür yapılabilecek bir dünyaya açılma hamlesinin şansını, cılız ve erken bir atımla harcamayalım…